Ve sahaflar da Saray’da…

Sahaflar ve Sahaflarımız

Beştepe’deki Saray’ın, kapalı alanı 280.000 metre kare olan büyük bir kütüphane ile taçlandırılacağını yetkili ağızlardan duymuş ya da bir yerlerden okumuşsunuzdur.

Bu büyülükteki bir kütüphane düşüncesinin, sadece yazma ve basılı eserlerin değil, kitaba ve kitap kültürüne dair hemen her türlü aracın, malzemenin de orada toplanma çabasını kapsayacağı malumdur.

İşte bu maksatla, benim de dahil olduğum on bir kişilik bir sahaf grubu, bu hafta başında, istişare için Saray’a çağrıldık.

Eserlerin yazma olarak çoğaltıldığı Osmanlı devrinde Saray’ın sahaflarla doğrudan ya da dolaylı olarak görüştüğü bilinir.

Bilinmeyen, Cumhuriyet’le birlikte saray – sahaf ilişkisinin neden bittiğidir?

Bu, tek başına, matbaa sayısının artmasıyla, basılı kitaba geçilmesiyle açıklanacak bir durum değildir. Çünkü sahaflık, “kitapçılık” değildir; kitap ticaretini de içine almakla birlikte asıl kitap kültürünü, okurluk-yazarlık-eser ilişkilerini canlı tutan asil bir meslektir.

Elbette, “Cumhurbaşkanları balolara, bol rakılı akşam sofralarına ev sahipliği yapmak varken, kitapla niye uğraşsınlar?” diye sorulabilir. Hatta, “Cumhurbaşkanı için kitap, bir başbakanın yüzüne fırlatacağı anayasa kitapçığından ibarettir” şeklinde düşünenleriniz de olabilir.

Gerçekleşen şeyler olmaları bakımından bunlara bir itirazım yok. Hem nasıl olsun ki, cumhurunun halkıyla beş yüz metreden daha yakın olmama ve onunla asla ve asla yüz yüze gelmeme şeklinde örgülediği bir köşk /saray anlayışından ancak bu sonuçlar doğabilirdi.

İlk defa halkın oylarıyla Cumhurbaşkanı seçilen Recep Tayyip Erdoğan, başta Çankaya imgesi olmak üzere söz konusu saray anlayışını kırmakla kalmadı, başlı başına bir külliye projesi olan sarayı, doğrudan idari, mesleki gruplarla, ülkenin durumuna ve geleceğine dair yoğun istişarelerin yapıldığı bir merkeze dönüştürdü.
Böylece, biz sahaflar da, Cumhuriyet tarihinde “ilk kez” sarayla muhatap olma şansına kavuşarak, meslek tarihimize farklı bir kaydın düşülmesine vesile olduk.

İstanbul’dan Lütfi Bayer, Nedret İşli, Bahtiyar İstekli ve Cumhur Kuş’un, Ankara’dan Erdal Özdemir, Ömer Türkoğlu, Güven Öğütçü, Ali Gökhantuğ, Ahmet Özcan ve Etem Coşkun’un katıldıkları istişare toplantısı, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreter’inin bir selamlama konuşmasıyla açıldı.

Genel Sekreter Yardımcısı İbrahim Kalın’ın toplantının içeriği ve yöntemiyle ilgili verdiği bilgilerden sonra, dört oturumluk bir toplantı gerçekleştirildi.

Nurcan Yurdakul, İbrahim Çelik (Hüseyin Su), Hanife Gökduman ve Pınar Hanım’ın, konunun asıl sahipleri olarak, sahaflar tarafından söylenen hemen her şeyi dikkatle not aldıkları, yer yer sorular sorarak konuların daha iyi detaylandırılmasına neden oldukları bir sohbet ortamında, sonuç itibariyle çok verimli olduğuna inandığım bir istişare gerçekleştirilmiş oldu.

İbrahim Kalın’a, istişarenin omurgasını oluşturan ilk oturum boyunca, sahafları dikkatle dinlemesi konusunda gösterdiği nezaket için hassaten teşekkür etmeliyim. Bu, katıldığım benzeri toplantılarda örneğine çok az rastladığım bir hassasiyettir. Yetkililer genellikle, katılımcılara yasak savma kabilinden bir “hoşgeldiniz” çektikten sonra sırra kadem basarlar.

Nelerin konuşulduğuna gelince:

Yukarıda da belirttiğim gibi, yazma ve baskı olarak iyi kitaplarla, kitap kültürüne mahsus araç ve malzemelerin neler olduklarını ve nerede bulunduklarını en iyi sahaflar bilirler.

Nucan Yurdakul, onların bu hakkını “yumurtaların nerede olduklarını siz biliyorsunuz” esprisiyle teslim etti ki, konuşmalarda da bu kendiliğinden ortaya çıkıverdi.

Bunların yanı sıra, fiili bir durum olması bakımından, sahaflık mesleğinin bugünkü sorunları da masaya konuldu.
Evet, sahaflar yumurtaların yerini göstereceklerdi ancak bunu hangi sıfatla, hangi teşvikle, en azından hangi gönül borcuyla, minnet duygusuyla yapacaklardı?

Sahaflık mesleği günümüzde suyu çekilmiş bir kuyu hükmündeydi. Cumhuriyet tarihi boyunca sahaflar, 2001 yılında AK Parti tarafından çıkartılan bandrol kanunda konu edinilmiş olsalar da, ikinci el kitap satıcısı sıfatından ve muamelesinden hiç kurtulamamışlardı.

Türkiye halkına yakışır bir kütüphane nasıl olmalıdır, sahaflara düşen iş nedir şeklindeki ana sorularla beraber bunlar da konuşuldu ki, bunların cumhurun temsilcilerine hem de sarayda bizzat iletilmesi, sahaflık tarihi açısından çok özel bir durumdu.

Sahaf arkadaşlarım adına, sahaflık mesleğinin sorunlarını da, diğer konular gibi dikkatle, sabırla dinleyen, yukarıda adlarını “konunun asıl sahipleri” olarak zikrettiğim yetkili arkadaşlara tekrar tekrar teşekkür ediyorum.
Toplantı sonrasında, Sarayı, ana bölümleri itibariyle gezme imkanı da bulduk. Gördüklerimle ilgili şimdilik şu kadarını söyleyebilirim:

Süsle, şatafatla, debdebeyle, gösterişle zerrece ilgisi olmayan bir mekan! Selçuklu ile Osmanlı mimarisinin, modern yapı imkanlarıyla zenginleştirilerek uygulandığı bu mekandaki en önemli fark, kalsik mimarimizdeki taşın yerini mermerin almış olmasıdır.

Bu tanıklığımda, “Saray’ı, Erdoğan’a yönelik bir suçlamanın nesnesi olarak alırken, hiçbir dayanağı olamayan, hayali ve ahlaksız iftiraları üretmekten utanmayanların başına, inşallah ve tez zamanda en az bu Saray’ın büyüklüğünce taş düşsün!” demekten kendimi alıkoyamadım.

Ömer Lekesiz Yeni Şafak için yazdı

Sevebilirsin...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: