Kuyu ve Sarkaç -Edgar Allan Poe

kuyu ve sarkaç

Kuyu ve Sarkaç -Edgar Allan Poe

“Görüyorum ki,” dedim, “yakında bazı Parisli cebircilerle kapışacak gibisin; ama devam et.”

“Soyut mantıktan başka, herhangi bir özel biçimde geliştirilmiş akıl yürütmenin geçerliliğini, dolayısıyla değerini reddediyorum. Özellikle de matematiksel çalışma sonucu ortaya çıkmış olan akıl yürütmeyi reddediyorum.

Matematik bir biçim ve sayı bilimidir; matematiksel akıl yürütme ise sadece biçim ve sayı üzerine kurulu gözleme dayanan mantıktır. Saf cebir denen şeyin doğrularının soyut ve genel doğrular olduğunu varsaymak büyük yanılgıdır. Bu öyle korkunç bir yanılgı ki, yaygınlık kazanmış olmasına şaşıyorum. Matematiksel aksiyomlar genel doğrunun aksiyomları değildir. Mesela biçim ve sayı bağlantılarına ait bir doğru, ahlakbilime göre çoğu kez yanlıştır.

Bu bilimde, birleşen parçaların bütüne eşit olduğu genellikle doğru değildir. Bu aksiyom kimyada da hata verir. İtici öğe düşünüldüğünde hata verir; çünkü her birine birer değer verilen iki itici öğe birleşince, çıkan değerin bunların ayrı ayrı toplamına eşit olması gerekmez. Sadece bağlantı sınırları içinde geçerli olan çok sayıda matematiksel doğru vardır. Ama matematikçi, alışkanlıktan, kendi sınırlı doğrularının mutlak surette genel uygulanabilirliği olduğunu ileri sürer – herkes de öyle olduğunu zanneder. Bryant büyük “Mythology”sinde benzer bir yanılgı kaynağından söz eder ve, ‘Pagan masallarına inanılmasa da, durmadan kendimizi unutur, onlardan, var olan gerçeklermiş gibi sonuç çıkarırız,’ der. Kendileri de pagan olan cebirciler pagan masallarına inanır, onlardan sonuç çıkarırlar; bunun nedeni zihnin yanılması değil, anlaşılmaz bir kafa karışıklığıdır.

Kısacası, eşit köklerden başka konularda güvenebilecek bir matematikçiye de x²+px’in kayıtsız şartsız q’ya eşit olduğuna inanmayan bir matematikçiye de hiç rastlamadım. İstersen, sınamak için, bu beyefendilerden birine x²+px’in q’ya tam olarak eşit olamayabileceğine inandığını söyle, ne demek istediğini anlattıktan sonra da yanından hızla uzaklaş; çünkü şüphe yok ki seni yere sermeye çalışacaktır.”

Ben son söylediğine gülerken, “Demek istediğim,” diye devam etti Dupin, “eğer bakan sadece bir matematikçi olsaydı, polis şefi bana bu çeki vermek zorunda kalmazdı. Onun hem matematikçi hem de şair olduğunu biliyordum, durumu ve içinde bulunduğu koşulları göz önüne alarak hareket ettim. Onun bir saraylı, cesur bir dalavereci olduğunu da biliyordum. Böyle bir adamın, polisin sıradan hareket tarzından haberdar olacağını hesaba kattım. Yolunun kesileceğini tahmin etmemesi mümkün değildi – ki meydana gelenler bunu tahmin etmiş olduğunu ortaya koydu.

Kaldığı yerin gizlice aranacağını sezmiş olmalı, diye düşündüm. Geceleri sık sık evden gitmesi, işini kolaylaştırdığı için polis şefinin hoşuna gitmişti; ben bu durumu sadece, polise esaslı bir arama yapma fırsatı vermek, böylece G.yi, nihayetinde ulaştığı kanaate, mektubun binada olmadığı düşüncesine bir an önce ikna etmek için düşünülmüş kurnazlıklar olarak gördüm. Ayrıca sana az önce açıklamakta güçlük çektiğim bir dizi düşüncenin, yani polisin gizlenmiş şeyleri ararken izlediği değişmez ilkeyle ilgili düşüncelerin bakanın aklından da mutlaka geçeceğini hissettim.

Bu da kaçınılmaz olarak, sıradan gizleme köşelerini dikkate almamasına yol açacaktı. Otelindeki en akla gelmez ve kuytu köşelerin, polis şefinin gözlerine, incelemelerine, delmelerine, mikroskoplarına, ortada duran dolaplar kadar açık olacağını göremeyecek kadar âciz değildir, diye düşündüm. Kısaca, tercih ederek olama da, zorunluluktan basitliğe yöneleceğini anladım. Belki hatırlarsın, polis şefiyle ilk görüşmemizde ona gizemin fazlasıyla ortada olduğu için canını sıkabileceğini iddia ettiğimde nasıl da çılgınca gülmüştü.”

“Evet,” dedim. “Eğlendiğini iyi hatırlıyorum. Gülmekten bayılacağını sanmıştım.”

“Maddi ile manevi dünya arasında,” diye devam etti Dupin, “çok sayıda benzerlik vardır; böylece doğru, retorik dogmaya renk katar; öyle ki, metafor ya da benzetme bir tasviri güzelleştirebildiği kadar bir savı da güçlendirebilir. Mesela vis intertiae ilkesi fizikte ve metafizikte aynı gibidir. Fizikte büyük bir kütlenin küçük olana göre daha zor harekete geçtiği, bunu takip eden deviniminin de aynı oranda zorluk gösterdiği ne kadar doğruysa, metafizikte de çok zeki kişilerin daha az zeki kişilere göre, hareketlerinde daha güçlü, daha kararlı, daha ciddi oldukları halde hemen hareket etmedikleri, ilerleyişlerinin ilk birkaç adımında daha sıkılgan ve tereddütlü oldukları da o kadar doğrudur. Bir de dükkân kapıları üzerindeki sokak tabelalarından en çok ilgi çekenlerin hangileri olduğuna hiç dikkat ettin mi?”

“Bunu hiç düşünmedim,” dedim.

“Bir bulmaca oyunu vardır,” diye devam etti. “Harita üzerinde oynanır. Oynayanlardan biri diğerinden bir sözcüğü, şehir, nehir, devlet ya da imparatorluk ismini, kısaca haritanın rengârenk ve karışık yüzeyindeki herhangi bir sözcüğü bulmasını ister. Oyunun acemisi olan biri genellikle en küçük harflerle yazılmış isimleri vererek rakibini sıkıştırmaya uğraşır; ama usta olan, haritanın bir ucundan diğer ucuna büyük harflerle yayılmış sözcükleri seçer. Bunlar da tıpkı büyük harflerle yazılmış sokak tabelaları gibi çok açık olduklarından gözden kaçarlar; işte bu fiziksel gözden kaçırma, zihnin çok açıkta olan şeyleri atlayarak idrak edememesiyle kesinlikle benzerdir. Ama bu, polis şefinin anlayışının biraz üstünde ya da altında kalan bir nokta gibi görünüyor. Bakanın, mektubun fark edilmesini engellemenin en iyi yolu olarak, onu ortalıkta bir yere koymuş olabileceğini hiç düşünmemiştir.

Ama D.nin cesur, atak, ayrıntıcı zekâsı üzerine; belgeden faydalanmak niyetindeyse onu her zaman el altından tutması gerektiği gerçeği üzerine ve polis şefinin, belgenin, aradığı yerlerde saklanmadığına dair kesin kanıt elde etmiş olması üzerine düşündükçe, bakanın bu mektubu saklamaya çalışmamak gibi isabetli ve akıllıca bir çareye başvurduğuna iyice inanmaya başlamıştım.

Yeşil camlı bir gözlük takıp kafam bu düşüncelerle dolu bir halde, güzel bir sabah vakti, tesadüfenmiş gibi bakanlık oteline uğradım. D. oradaydı, her zamanki gibi esneyerek tembellik ediyor, canı çok sıkılıyormuş gibi davranıyordu. O belki de yaşayan insanların en hareketlisidir

– ama sadece kendisini kimsenin görmediği zamanlarda.

Ben de ona karşılık olarak gözlerimin zayıfladığından, gözlüğe ihtiyaç duymaktan yakındım; bu sırada, ev sahibinin konuşmasına dalmış gibi görünürken tüm daireyi dikkatli bir şekilde baştan aşağı inceledim.

Sevebilirsin...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: